Edirne Sarayları

Yeni Saray, Edirne’nin kuzey yönünde ve Tunca Nehri’nin batısında 3.000.000 metrekarenin üzerinde bir düzlükte kurulmuştur.Bu bölgeyi asırlık ağaçlar gölgelendirmektedir.

Sarayın yapılmasına Sultan II. Murad’ın buyruğu ile ( h.854 – m. 1450) yılında başlanılmış, onun 1451 yılında vefat etmiş.Vefatının  üzerine inşaat durmuş olsada  yine o yıl içinde Fatih Sultan Mehmed tarafından yeniden başlatılmıştır.

Daha sonra Kanuni Sultan Süleyman, Sultan II. Selim, Sultan I.Ahmed, Sultan IV. Mehmed, Sultan II. Süleyman, Sultan II. Ahmed ve Sultan II. Mustafa ile Sultan III. Ahmed yeni  eklemeler yaparak sarayı genişletmiş ve güzelleştirmiştir.

Bu Kasırlar arasında en ünlüsü “Cihannüma Kasrı” idi. Bugün harabelerine tesadüf edilen Cihannüma kasrı Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştı. Yedi kattan oluşan bu kasır altın varakları, paha biçilmez çinileri ve mimarisiyle Edirne Sarayının en dikkat çekici yapısı idi. Yapı, Taht-ı Hümayun dairesi ile Has Oda, Yediler Odası, Kutsal Sancak Odası, Kutsal Sancak Şeyhi Dairesi, Kütüphane ve Kutsal Sancak Mescidi denilen daireleri kapsardı. Bu kasrın yedinci katında sekiz köşeli, ortasında fıskiyeli havuzu bulunan odası dillere destan olacak güzellikte idi. Bu kasır 1450- 1452 yılları arasında inşa edilmişti ve de hazin bir biçimde ortadan kalktığı 1878 yılına kadar Edirne Sarayının simgesi olarak dikkati çekmişti. Acı verici bir olaydır ki bu kasrın harabe haline gelmiş olan taşlarından hala ve hala gecekondu gibi yapıların yapımında faydalanılmaktadır. Ayrıca bu kasrın taşlarından 1960’larda kasrın hemen yanı başında birkaç odalı bir Jandarma Kontrol Noktası inşa edilmişti. Hâlbuki “Eski Eserler Nizamnamesi” bu gibi tarihi öneme haiz yapıların taşlarından faydalanılamayacağını şiddetle belirtir. Ancak sadece kanunlarda ki hükümler maalesef eserlerimizi korumaya kâfi gelmemektedir. Mühim olan tarihi koruma bilincini başta yetkililerimize ve de halkımıza aşılamaktır.

Bugün sadece temellerine ve harabe halindeki hamamına tesadüf edilen “Kum Kasrı” ise, Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırılmıştır. Bu kasrın hamamları ve selsebilli Divanhanesi ile Sünnet Odası, elde kalan fotoğraflara göre, çok zengin idi.  Kasırdan kalan tek hatıra olan Kum kasrı Hamamı 20. asrın ilk çeyreğine kadar hizmet vermiştir. Şuan bu hamam da cüzama tutulmuş bir beden gibi parça parça eriyip gitmektedir.

Sarayın dillere destan hamamları arasında bugün temellerinden yok olmuş Ak Ağalar Hamamı, Miftah Ağası Hamamı, Baş Çuhadar Hamamı, Hazine Kethüda Hamamı, Silahdar Hamamı, Sultan Mehmed Han Hamamı, Aynalı Kasır Hamamı, Gülhane Hamamı, Kuşhane Aşçıları Hamamı, Sultan Ahmed Han Hamamı, Şehzadeler Hamamı, Valideler Hamamı, Dar-üs Saade Ağası Hamamı, Veznedarlar Hamamı, Seferli Hamamı denilen hamamlarla beraber 42 hamam vardı.[5]

Saray-ı Cedid-i Amire’nin bugüne ulaşmış yapıları arasında en sağlamı ve bakımlısı ise, “Kasr-ı Adil” veya “Adalet Kasrı” olarak bilinen ve 1561 senesinde Kanuni Sultan Süleyman tarafından yaptırılmış olan eserdir. Ne yazık ki Adalet Kasrı da Eski eserler nizamnamesine aykırı olarak Askeriye tarafından yakın zamana kadar mühimmat deposu olarak kullanılmıştır. Bu yapının dışında yıkık vaziyetteki “Matbah-ı Amire”, yakın zamanda restore edilen “Babüssaade Kapısı” ve taşlarından Sanayi Mektebinin yapımında faydalanılan bir Kanuni dönemi yapısı olan “Su maskemi” de sarayın günümüze ulaşan yapıları olarak önem taşır. Terazilerden gelen sular, Su Maskemi’nin tepesindeki depolarda toplanmakta, oradan sağ tarafta bulunan tulani, 6 bölümde kalın taş tevzi levhalarıyla saraya sevk edilmekteydi. Binanın etrafında 1956’da toprak su künkleri bulunmuştur. İçinde kurşun borular geçtiği tespit edilmiştir.[6]

Saray 1451 – 1878 seneleri arasında 583 senede kâh görkemli ve bakımlı ve kâh harap ve terkedilmiş durumda ayakta kalabilmiştir. Değişik dönemlerde birçok kereler tamir edilmiş, bu iş için çok paralar harcanmıştır. İstanbul’un fethi gibi büyük hadiselerin planları bu sarayda yapılmış, dünyayı yöneten fermanlar bu sarayda kaleme alınmış ve Krallara taçlar bu sarayda giydirilip elçiler bu sarayda karşılanmıştır.

Aylarca süren Sünnet ve Evlenme törenlerine sahne olan bu güzel saray, tahttan indirilen ve tahta çıkan padişahları, boğdurulan vezirleri de görmüştür.

Ancak sarayın yaşam öyküsünü tümüyle anlatmak bu makalenin kapsamını aşmaktadır. Lakin sarayın yaşadığı acı son ve Edirne’nin yaşadığı büyük kayba değinmek gerekir.

XVIII. asrın ortalarından itibaren Padişahların Edirne’ye olan ilgileri azalmış, 1751 Edirne Depremi gibi bu şehri mahv-u perişan eden olaylar nedeniyle şehirde olan genel bakımsızlık sarayı da etkilemiştir. Aradan geçen senelerde metruk bir duruma düşen saray, 1828–1829 Osmanlı/Rus Savaşında Edirne’nin Ruslar tarafından işgalini müteakip mütareke günlerinde Rus ordusu tarafından karargâh olarak kullanılmış, Rus askerleri harem dairelerinin yanında çadırlarını kurmuşlar, sarayın bazı dairelerini yıkmışlar, komutanları olan General Diebiç ise Bostancıbaşı Kasrında ikamet etmiş ve Ruslar Edirne’yi boşaltırlarken beraberlerinde pek çok paha biçilmez çiniyi de götürmüşlerdir.

Sultan Abdülaziz’in 1867 senesinde gerçekleştirdiği Avrupa seyahati sırasında Edirne’ye uğrama ihtimalinin doğması üzerine saray, alelacele bir onarımdan geçirilmiş ve kısmen mamur bir duruma sokulmuştu.

1873 senesinde ise Edirne Sarayı, Vali Hacı İzzet Paşa’nın gayretleri ile etraflı bir tamirattan geçmiş ve başta Cihanümma kasrı olmak üzere onarılmıştı. Ancak bu tamirden itibaren sarayın mahzenleri cephane deposu olarak kullanılmaya başlanmıştı. Vali Hurşid Mehmed Paşa’nın 1866–1870 yılları arasında Edirne Surlarını yıktırmasıyla daha önce bu kalede saklanan cephane Edirne Sarayına nakledilmişti.

1877 -1878 Senelerinde vuku bulan Osmanlı/Rus Savaşında ise Osmanlı Ordularını Şıpka ve de Plevne’de yenilgiye uğratan Rus orduları hiçbir engelle karşılaşmaksızın Edirne üzerine harekete geçmişler ve Edirne Valisi Cemil Paşa ile Kumandan Ahmed Eyyüp Paşa’nın ortak emirleri ile Cephanenin Rusların eline geçmemesi için ateşlenmesine karar verilmiş, bu emrin uygulanması sonucu meydana gelen infilaklar Havsa’ya kadar bütün havalide duyulmuştu.[7]

Edirne’yi de tehlike altına sokan bu elim karar sonucu Saray- Amire üç gün infilaklarla yanmış; sanatın, zarafetin ve şanlı tarihin bu azametli simgesinden geriye yıkıntılar kamıştır.

Tarihine sahip çıkma ve koruma şuurundan nasip almamış zihniyetin eseri olan bu olay Edirne Garında mevcut cephaneyi de (aralarında 30 tane de Top vardır) yanına almayıp hususi treniyle kaçıveren Cemil Paşa ile eşraftan Şevket Beyin ifadesine göre, Rusların en acı ilerleyiş haberlerini Kumandanlığında Tavla oynarken herhangi bir mecmua okur gibi rahatlıkla karşılayan ve zamanında cephanenin boşaltılması emrini vermeyen Ahmed Eyyüp Paşa’nın eseridir.

Ancak Sarayın çektiği acı bununla da sona ermemiş ve bu sefer saray yıkıntıları üzerinde yağmalar ve yangından mal kaçırmalar başlamıştır.

Hacı İzzet Paşa, ikinci Valiliği sırasında, Sarayın yeniden tamirine teşebbüs ile proje ve keşif planlarını hazırlamış ise de o zamanın beyin yapısı Paşa’nın başarısını önlemiştir. Sonradan sarayın pek çok bölümü sökülerek kışlaların yapımında kullanılmış ve hatta Tunca Nehrinin saraya yakın kısmının tabanına Fatih tarafından döşettirilen mermer levhaları da sökmek istemişlerse de başaramamışlardır

Edirne’nin Ruslardan geri alınmasından sonra Vali Rauf Paşa tarafından verilen izin üzerine yangından zarar görmeyen veya kısmen yanan saray birimlerinin çok değerli XV. ve XVI. Asır çinileri ile altın Musluklar, mermer kitabeler sökülerek başta Rus Konsolosu olmak üzere yabancı ülke diplomatlarına hediye edilmiştir. Özellikle de bu eşiz eserlerin büyük bir bölümü 27 sandık içinde İngiliz Konsolosuna armağan edilmiştir ki bu parçalar bugün Victoria/Albert Müzesinde sergilenmektedirler. İşte bu olay da az önce değindiğimiz tarih şuuru eksikliğinden meydana gelmiştir.

Saraydan kalan yegâne sağlam yapı olan Adalet Kasrı da Rauf Paşa’dan sonra görev alan Edirne Valisi Abdurrahman Paşa tarafından (1892), askeri binalar yapılması için taşlarından faydalanılmak üzere yıkılmak istenmiş, kubbesi sökülen bu eser, acı bir olaydır ki, tarihi eserlere büyük ilgi duyan ve korunmasına inanan bir Rus Konsolosu olan Mösyö Lişin’in müdahalesi ve Padişah II. Abdülhamid’e şikâyet etmesi ile engellenebilmiştir.

Yazık ki atalarımızın bir medeniyet timsali olan eserlerini, zamandan çok, yakın geçmişin yöneticileri ve bizler harab etmişizdir.

Bugün harabe olmuş bu görkemli yapıları elimizden geldiğince korumak ve restore edilmesi için gereken bilinci vermek her Türk çocuğunun görevidir. Yıkmak, mahvetmek çok kolaydır. Bize vazife olan ise Türklüğün bu ebedi şehrini korumak, onarmak ve hak ettiği değeri vermektir. Tarih ve Milliyet şuuru kültürün korunmasıyla, azametlerin öğretilmesiyle ve de bu büyük kültürün nesillerimize anlatılmasıyla kazandırılabilir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir